Bir Sanat Olarak : Dijital Oyun

Bir Sanat Olarak : Dijital Oyun

Sanat, genel tanım olarak kişilerin iç dünyasını, fikirlerini, duygularını, dünya görüşünü, estetik kaygısı güderek dışavurumuna denilebilir. Sanatsal ögeler, yaratıldığı dönemin ve sosyal özelliklerini içerisinde barındırdığı gibi sanatçının içsel dünyasından da izler taşır,. Sanat eserleri bir kültürün etrafında oluşabileceği gibi, bir kültürü de oluşturabilir. Biyolojimiz gereği de her zaman kendimize estetik geleni arayışımızla da sanat her zaman insan yaşamında önemli bir yer tutmuştur.

Her ne kadar sanatı ve sanat eserlerini tanımlamaya çalışıyor olsak da aslında sanat, sanatı yorumlayan kişiye göre subjektiftir. Sanatçı ile yorumlayan kişinin çıkarımı aynı olmak zorunda olmadığı gibi tamamen zıt kutuplarda da olabilir, çünkü sanatı yapan kişinin hayal gücünün sınırsız olduğu kadar sanatı yorumlayan kişinin de hayal gücü evren kadar sınırsız olabilir.

1970’lerden beri hayatımıza girmiş ve gün geçtikçe hızlanarak büyüyen Dijital Oyunlar da, sanat eserleri gibi döneminin kültürel ve sosyal özelliklerini taşımanın yanı sıra bize bilim kurgu, alternatif tarih, mitoloji gibi fantastik ögeler içeren hikayeleri bizim hayal gücümüzü de işin içerisine katarak deneyimleme olanağı sundu. Özellikle Dungeons & Dragons, Elder Scrolls gibi Rol Yapma Oyunları (RPG) genel olarak kendilerine özgü lineer bir hikayeye sahip olmakla birlikte, yer yer oyuncuyu oyun ile baş başa bırakıp, oyuncunun kendi hikayesini hem görsel, hem işitsel ve yeni yeni duyusal olarak yazmasına olanak tanıdı.

İlk başlarda kullanılabilen renk paleti ve donanımın gücü ne kadar kısıtlı olursa olsun, geliştiriciler oyunlarında tema bütünlüğünü göz önünde bulundurarak oynanabilirlik ve estetik açısından neredeyse “kusursuz” eserlere dönüştürmeyi başardılar. Televizyondaki görselliği interaktif hale getirip, oyunla oyuncuyu baş başa bırakmasıyla da kısa sürede ivme kazanan Space Invaders (1978), Pac-Man (1980) gibi oyunlar da popülerlikleriyle yayınlandıkları dönemin çehresini değiştirerek, özellikle Japonya ve Amerika’da dijital oyunların niş olmaktan çıkıp kültürleşmesini ve oyun geliştiriciliğinin sektörleşmesini sağladı. İlk olarak büyük makinelerde internet kafelerin atası olan atari salonlarında (Arcade) sonrasında da Atari gibi öncülerin sayesinde oyun konsollarının yaygınlaşması ve güçlenmesiyle de evlere girdi.

İlk iki jenerasyon konsol oyunları daha çok atari salonlarındaki oyunların eve uyarlaması olmuşken, Nintendo ve SEGA öncülüğünde başlayan 3. ve 4. Konsol Jenerasyonu ile birlikte daha özgün oyunlar ortaya çıkmaya başladı. 8 ve 16 bit konsolların yaygınlaşmasıyla da günümüzde de kullanılan “Pixel Art” stili de yaygınlaşmış oldu. Bu jenerasyonda Final Fantasy, Super Mario Bros, Legend of Zelda, Donkey Kong, DOOM gibi oyunlar geliştirildi ve modern oyunların temel taşları atılmış oldu. Sony Playstation’un 5. Jenerasyonda hayatımıza girmesiyle bu oyunlarda 3D’ye taşınarak oyunlar hayal gücümüzü poligonlar eşliğinde stimüle etmeye başladı. Daha geniş, daha büyük, daha uzun ve daha eğlenceli oyunlar, kısacası hayal gücümüze daha fazla malzeme.

Oyunlar genel olarak bir eğlence aracı olarak görülse de oyunlardan bağımsız olarak dinlediğiniz bir oyun müziği ya da oyun içi görseller bile sizi alıp başka diyarlara götürebiliyor. Oyun müzikleri de Grammy kazanabiliyor, Sinema ve Televizyon için en prestijli mecralardan biri sayılabilecek olan BAFTA’nın oyunlara özel ödülleri var ve hatta oyunlar Museum of Modern Arts gibi prestijli müzelerde yerini alabiliyor. Oyunlar her ne kadar dijital mecrada olsa da geliştirilirken kullanılan ögelerde geleneksel resim teknikleri de kullanılabilir. Aklıma gelen tonlarca örnek arasından buna belki de en uygunu olarak Gris verilebilir. Ön planda neredeyse kusursuz bir sulu boya görselliğinin yanı sıra güzel bir hikaye ve mükemmele yakın ses dizaynı ile ile gerçekten zamansız bir sanat eseri olmaya aday bir oyun. Aşağıda da benim için sanat eseri olarak nitelendirilebilecek 5 oyunu bulabilirsiniz.

  1. Transistor (Hem görsel hem de müzik olarak kusursuz bir distopya hikayesi)
  2. Cuphead (50 ve 60’ların Çizgi Film stilini oyunlara taşıyan bir başyapıt)
  3. Grand Theft Auto V (Günümüz dünyasının gerçeğe en yakın şekilde satirik olarak anlatımı ve tabi milyonlarca teknik başarı)
  4. Portal (Puzzle ve Platformer türleri için devrimsel, Hikaye olarak mükemmel ve döneminin görselliği için kusursuz bir başyapıt)
  5. Antichamber (Psikolojik deneyim başyapıtı)


21.yy’ın ilk çeyreğini bitirmeye yaklaşırken, internet ve bilgisayarın günümüzü belirleyip hayatlarımızın iyice dijitalleşmesi, bilgiye ve kişilere erişimin kolaylaşması ile de sanatın sınırları ve erişilebilirliği de genişlemiş oldu. İnsanlar artık yarattıkları sanat eserlerini çok daha büyük kitlelere çok daha farklı platformlar aracılığıyla yayabiliyor. Özellikle sosyal medyanın payı bu konuda çok büyük. Bir sergi gezmek artık bir instagram hesabı gezmek kadar kolayken, bir oyun yapmak da, Unity ve Unreal gibi oyun motorları sayesinde, artık oyun oynamak kadar kolay sayılabilir. Bilgiye erişimin bir YouTube linkine tıklamak kadar kolay olduğu bu dönemde de çeşitli video rehberler sayesinde oyun sektörüne her gün çok sayıda insan adım atmakta. Bu her ne kadar yayınlanan oyun miktarını arttırıp kaliteyi düşürüyor gibi görünse de aslında daha önce teknolojik duvar nedeniyle sektöre girememiş yaratıcı kişilerin de oyunlarını geliştirmesine fırsat sunuyor. Bu sayede de artık tıpkı bir ressam gibi önünüzde duvarlar olmadan sadece yaratıcılığınızla baş başa kalabiliyorsunuz. 


Fakat her ne kadar oyun geliştirmek kolaylaşmış gibi görünse de iyi bir sanat eseri ortaya çıkartmak gibi iyi ve oynanabilir bir oyun geliştirmek de uzun ve zahmetli bir iş olabiliyor. Ama tabi ki unutmayın tıpkı bir ressamın ilk eserinden Salvador Dali olamaması gibi ilk eserinizden bir Gris başarısı beklemek yersiz olacaktır. Kendinizi sürekli geliştirerek ve yeni teknikler keşfederek çıkarttığınız her oyun bir öncekinden daha iyi olacaktır. Hikayelerinizi neden bir oyun yaparak anlatmıyorsunuz?

Referans Linkler :

Yorumlar